13 Haziran 2017 Salı

ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN ÜLKE


Üzerinde güneş batmayan ülke yani , "evrenin merkezi" konumundaki anlayış iktisatçı Jevons tarafından ortaya atılmış, İngiltere'nin neredeyse tüm dünyaya sömürge muamelesi yaptığı "kapitalist uygarlık" anlayışını en iyi şekilde ortaya koymuştur.

İngiliz vatandaşları ‘’Güneş Batmayan Ülke ‘’ kavramını şu sözlerle oldukça güzel anlatmaktadır; 

"
Kuzey amerika ve Rusya ovaları bizim ekin tarlalarımızdır; Chicago ve Odesa bizim ambarlarımızdır; Kanada ve Baltık bizim kereste ormanlarımızdır; Avustralya'da bizim koyun çiftliklerimiz vardır; Arjantin'de ve Kuzey Amerika'nın batısındaki kırlarında bizim öküz sürülerimiz yayılır, Peru altınını gönderir, Güney Amerika ve Avusturalya altını Londra'ya akar, Hindular ve Çinliler çayı bizim için yetiştirirler ve bizim kahve, şeker ve baharat çiftliklerimiz tüm Hint adaları üzerindedir. İspanya ve Fransa bizim bağlarımız, Akdeniz meyve bahçemizdir; ve uzun süre güney birleşik devletlerini kapsayan bizim pamuk alanlarımız artık dünyadaki sıcak bölgelerin her yanına yayılmaktadır." 
İngiltere sömürgeciliğe iç savaş ardından yapılan 1688 Devrimi ile başladığı söylenebilinir.Bu devrim ile İngiltere de yönetim meşruti ve anayasal oldu.Parlamento ülkenin gerçek gücü haline gelmişti.Bu devrim ve daha sonra Hannover Hanedanı’nın iktidara gelmesi ticaret burjuvazisinin işine yarayıp İngiliz sömürgeciliğini tetikleyen güç oldu. 

Devrimi denizlerde yayılma izledi. Ticari bir kar elde etmek için tam bir imparatorluk meydana getirildi ve düzenli bir şekilde sömürülmeye başlandı.Elbette bunları yapabilmesi için deniz üstünlüğüne ihtiyacı vardı.Bunu da kısa süre içinde hallederek yayılmaya başladı. 

İngiltere’nin bu yayılması diğer büyük güçleri İngiltere aleyhinde ittifaka itti. Bu rekabetin getirdiği savaş ters bir etki yaparak İngiltere’nin yayılmasına yaradı. İspanya Veraset Savaşı (1701-1713) ve Yedi Yıl Savaşları (1756-1763) İngiltere’nin çok önemli sömürgeler elde etmesine yaradı. Ayrıca Hindistan’da bölge hakimiyeti için Fransa ile yapılan Plasey Savaşı neticesinde, bölgeden Fransızlar’ın çekilmesine ve buraları İngilizler’e devretmesine neden oldu. Hindistan ile İngiltere arasındaki en önemli geçiş yeri olan Ortadoğu bölgesinin İngiltere açısından önemi artmaya başladı. 

1770’lere doğru Amerika ve Hindistan olmak üzere iki İngiliz nüfuz bölgesi oluşmuştu. Bu geniş toprakların korunması ve sömürülmesi gittikçe ağırlaşan ulaşım sorunları nedeniyle deniz üsleri sorunu doğmaya başladı. Bu dönem aslında Doğu ile ticareti rahatça yapmak, pazarları ve buralara erişimi sağlayan ticaret yolları üzerindeki stratejik mevkileri elde tutmak için mücadelenin olduğu zamandır. Bu zamanda Ortadoğu’nun öneminin artmasının bir diğer sebebi de Atlantik yolunun denetimini Hollandalılar’ın elinde olmasından kaynaklanıyordu. Özellikle batısının denetimini elinde tuttuğu Akdeniz, İngilizler açısından daha bir önemli hale gelmişti. 

Sanayi Devrimi’nin birinci aşaması ile İngiltere, sömürgelerinde ki plantasyonlarından elde ettiği hammaddeyi çok kısa zamanda işleyip pazara sürdü. Bununla rekabet edemeyen yerel tüccarlar ticareti büyük ölçüde İngilizler’e bırakmak zorunda kaldılar. 
Elbette beni İngiltere’ye çeken sömürge siyasetindeki rolü değil.Tarihi,sanatı, sanatçısı,yaşam tarzı ve insanı..

‘’THE SUN went down, the smoke rose up as from
  A half-unquench’d volcano, o’er a space
Which well beseem’d the “Devil’s drawing-room,”
  As some have qualified that wondrous place:
But Juan felt, though not approaching home,
  As one who, though he were not of the race,
Revered the soil, of those true sons the mother,
Who butcher’d half the earth, and bullied t’other.

A mighty mass of brick, and smoke, and shipping,
  Dirty and dusky, but as wide as eye
Could reach, with here and there a sail just skipping
  In sight, then lost amidst the forestry
Of masts; a wilderness of steeples peeping
  On tiptoe through their sea-coal canopy;
A huge, dun cupola, like a foolscap crown
On a fool’s head—and there is London Town!’’

Gelmiş geçmiş en büyük İngiliz şairlerinden olan Lord Byron Londra denildiğinde ilk aklıma gelen isimlerden olmuştur hep.İngilizler de sanatçıya oldukça sahip çıkmış.Özellikle şehri gezerken pek çok restoran adının Byron olduğuna şahit olabilirsiniz.
Londra için anlatılacak o kadar çok şey var ki..Nereden başlayacağımı ben bile kestiremiyorum.Ancak birkaç sayfaya sığmayacağını garanti edebilirim.İyisi mi; en sevdiğim ve huzur bulduğum yerden başlamak…


HYDE PARK VE KENSINGTON SARAYI

VIII. Henry'nin daha fazla av sahası sahibi olmak arzusunu tatmin etmek için kiliseden el koyduğu Hyde park , I.James zamanında halka açıldı.II. Charles döneminde yüksek sosyetenin moda buluşma yeri oldu.Ring adıyla bilinen daire şeklindeki yolda atla gezinti yaparken arasıra durup dedikodu yapar ve birbirlerinin donatılarını incelerlerdi.Bugünkü görünümünü peyzajlı bahçelere meraklı olan ve II.George'un oldukça büyük bir miktar parasını, parkın ana özelliği , Serpentine ( Yılan ) gölünü yaratırken harcayan, kraliçe Caroline'a borçludur.
Park 1851'deki büyük sergi, adam asmalar, gasplar, ve düellolar ve çok sayıda kamusal olaya sahne olmuş ve hala, yazları pop konserleri, kışları Noel pazarları, ve tüm yıl boyunca politik gösteriler için popüler bir toplanma noktası.
 Parkın güneydoğu köşesi iki geleneksel  turistik mekanı bulundurmakta.Bunlardan biri Wellington Dükü'ne ayrılmış bir müzeyi barındıran Apsley evi ve Wellington Arch.
Pek çok insanın daha fazla sosyalleşmek ya da spor yapmak için kullandığı bu parkı baştan sona her köşesini gezme fırsatını buldum.
En önemli yapılarından biri Mermer Kemer( Marble Arch ).Oxford Street'in Batı ucu ile birleşen parkın ağaç fakiri olan kuzeydoğu köşesinde terk edilmiş bir biçimde görünür. John Nash tarafından 1828 yılında Buckingham Sarayı için bir zafer girişi olarak tasarlanmıştır. 1840 lı  yıllarda Hyde Parka bir giriş yapmak üzere oraya taşınmış ve odaları polis gözlem noktası olarak kullanılmaya başlanmış.1855 ayaklanması sırasında göstericilere büyük sürpriz yaparak bir polis müfrezesi kemerden dışarı çıkmış.Kemer yakın zamanda hafif sürreal bir at başı heykeliyle birleştirilmiş.
Hyde parka gidip Tyburn Darağacı bölgesini ziyaret etmeden olmazdı.Zira burada korkunç bir tarih yatmakta. Mermer kemerin bulunduğu trafik adasında bu dar ağacının bulunduğu alanı işaretleyen bir plaket bulmuş bu noktada 50.000 civarında insan hayatını kaybetmiş ve  bunlardan 105 tanesi reformasyon sırasında şehit edilen Katoliklermiş ve onların anısına da 1902 yılında Tyburn Convent kurulmuş.


Yaklaşık 500 yıl boyunca Tyburn başkentin başlıca halka açık infaz yeri olmuş."Tyburn ağacı " veya "Ünlü Ağaç " olarak bilinen üç ayaklı darağacı bir seferde 20 kişi idam etme kapasitesine sahipmiş. Mahkûmlar Newgate cezaevinden en güzel kıyafetlerini giymiş , çoğunlukla boyunlarında ilmikler ile alınıp, bir at arabasıyla sokaklarda gezilirmiş.Soyluların bu seyahati kendi arabaları ile yapmalarına izin verilirmiş. 

Hapishanenin tam karşısında çiçek verilir yol boyunca çeşitli tavernalarda yarımşar litre bir çeşit bira içilirmiş.Böylece Tyburn'e varıldığında birçoğu körkütük sarhoş olurmuş.Her mahkuma bir papaz verilir ve ayrıca kalabalığa konuşma yapmasına izin verilirmiş. Ancak 18. yüzyılda olaya tanık olanlardan birinin ifadesiyle, ciddi bir dikkatle dinlemekten çok, alay konusu olurlarmış.
1780 Gordon ayaklanmalarından sonra asilerin toplanabildikleri toplumsal olaylardan korkan yetkililer 1783 yılında bu ağacı yıkmış.

Parkın tüm köşeleri bu kadar kötü tarihe sahip değil elbette. En sevdiğim bölümlerden bir tanesi "Speakers' Corner " yani "Konuşmacı Köşesi". Oluşumu oldukça ilginç açıkçası. 1855 yılında yaklaşık 250.000 kişi parkın kuzeydoğu köşesinde ticaret tasarısını protesto etmek için toplanmış. Karl Marx da kalabalığın arasındaymış ve bunun İngiliz devriminin başlangıcı olduğunu düşünmüş. 1872 yılında hükümet konuşmacı köşesine izin vermiş. 
Londra tarihinin en büyük gösterisi, tüm yetkilerin girişimlerine rağmen ,2003 yılında 1 milyondan fazla insanın toplanıp Irak'a karşı savaşın durdurulmasını istediği parkın bu bölümünde gerçekleşmiş.

Gelelim Hyde park köşesine... Hyde Park Corner'a giderken ,Wellington Arch'ı ziyaret edebilirsiniz.Kemeri kutsayan bir Wellington heykeli artık yok yazık ki.Heykel Wellington'ı Waterloo savaşı sırasında onu 16 saat boyunca taşıyan sadık atı Copenhagen'e binerken tasvir etmiştir.Atı da 1836 yılında ölmüş ve tam askeri törenle gömülmüş.
Yine burada Machine Gun Corps Memorial (makineli tüfek birlikleri anıtı ) , çıplak David figürünü Goliath'ın kılıcına yaslanmış gösterir ve üzerinde " Saul onun binlerini katletti fakat Goliath onun onbinlerini ''yazıtı 
bulunuyor.

Artillery Memorial yani Topçu Anıtından çok daha büyüktür.Savaşın barbarlığın üzerine gerçekçi kabartma tasvirler ve Shekespeare ' nin "burada bir soylu ölüm dostu vardı"  yazıtı bulunur.
Bunların dışında Avustralian War Memorial ve New Zealand Memorial anıtlarını da  görebilirsiniz.
Tabii ki Wellington Arch 'ı görmeden gitmemek gerek. Bu kemerin orjinal heykeli " Iron Duke " hala hayattayken 1846 yılında dikilen, muazzam bir atlı tasviri olmuş. Bu heykel 1846 yılında indirilmiş ve yerini ancak 1912 yılında, barış ve onun dört atlı savaş  
                                                                                    arabası gibi konmuş.

Peki kim bu Iron Duke ?

Demir dük aslında Wellington Düküdür. Dük tıpkı Nelson gibi, en büyük zaferi esnasında ölseydi, ölümünden sonra lekesiz bir ünle anılırdı belki de. Demir dük lakabı, korkusuz askeri savaşlarından değil, Dük'ün şiddetle karşı çıktığı, 1832 reformu yasası lehine ayaklanan göstericilerin, pencerelerini kırmasından sonra Apsley house'a yaptırdığı, demir kepenkler yüzünden takılmış.

1769 yılında Napolyon'un aynı yıl Arthur Wesley olarak Dublin'de doğan büyük aslında İrlandalı olduğunu kabul etmemiş ve "ahırda doğmuş olmanız, at olduğunuzu göstermez "demiş. Sonunda kendinden emin olmamasına ve kendine güvenmemesine  rağmen Başbakan olmuş.Hükümeti Katoliklerin parlementoya seçilebilmesine izin veren, Katolik rahatlama yasasını geçirmiş ve dolayısıyla İrlanda'da iç savaşı önlemiş ama bu durum muhafazakarları saflara bölmüş.Winchelsea kontu tarafından Papa yalnız olmakla suçlananca, Wellington onu Battersea parkta bir düelloya davet etmiş. Kötü bir nişancı olan büyük ateş etmiş ve vuramamış.Kont havaya ateş etmiş ve hakareti için özür dilemiş.

1852'deki cenazesinde o zamana kadar ve o zamandan beri başka hiçbir kimse için toplanmamış olan, 2 milyon kişi caddelere dizilmiş. Dük’ün en büyük mirası aslında deri olan ama şimdi kauçuktan üretilen Wellington Çizmedir.

Demir Dük'ün yaşadığı zamanlarda’’ bir numara, Londra’’ olarak adresi verilen Apsley binası dışında görülmesi gerekenlerden birisi de , görkemli Achilles heykelidir.

Apsley binasının yakınındaki Hyde park Screen'in arka tarafından Kensington'a doğru iki yol gitmektedir.Bunlardan bir tanesi arabalara açık olan South carriage road , diğeri at binme yolu olarak kalan Rotten row'dur. Rotten Row'un güneyindeki Hyde park kışlası 94 metre yüksekliğindeki beton konut kulesi nedeniyle görülmemesi imkansız bir yapıdır. 
Cumartesi günü sanıyorum saat 10:00 -10:30 civarı idi. Kışla gezim esnasında saray süvarilerinin Whitehall'daki atlı muhafızlar binasına, muhafız değişimi için geçtiğine tanık oldum. Görülmeye değer bir seramoniydi.

Bunca şeyi görüp bu kadar yorulduktan sonra ünlü Serpentine gölü kıyısında dondurma yiyip, ayaklarımı uzatmak oldukça iyi geldi. Bank neyse ki ücretsizdi.Zira bankların arka tarafında bulunan çimenlere yayılmış sayısız şezlong saatlik ücretleriyle misafirlerine hizmet ediyor.

Göl kenarında deniz bisikleti kiralayabileceğiniz bir yapı bulunmakta. Dilediğiniz gibi gölün tadını çıkarabilirsiniz.
Zaten bu gölün yapılmasının ana sebebi kraliçe Caroline'in üzerinde eğleneceği kraliyet yatlarına bir yer oluşturmakmış.

Bu kadar dinlenmeden sonra tekrar yola koyuldum ancak dondurmadan sonra çok susadığım için yana yakıla Diana'nın Çeşmesini aramaya başladım. Oradan su içeceğimden değil elbette ancak bana oldukça esprili geldi.

Parkın çok daha sakin olan yarısı Kensington bahçeleri olarak biliniyor.Burası Hyde parktan daha ayrı bir bölüm ve tek farkı hava kararınca kapılarını kilitlemesi. Kensington Sarayı'ndaki kraliyet nedeniyle çok daha özel bir bahçe ve bu bahçe halkı ilk kez II. George'un saltanatında açılmış. İlk başta sadece pazar günleri açıkmış ve sadece denizciler ,askerler ve üniformalı hizmetçiler hariç resmi kıyafet giyenler içinmiş. Sınırsız giriş Victoria'nın saltanatında verilmiş ancak o zamana kadar Rus büyükelçisinin eşine göre, orta sınıfın buluşma yeri, kaliteli insanların kendilerini boğmak için gittiği bir yer olmuş.
İtalyan bahçelerinin doğusunda, Viktoria kapısının yanında ,1880 lerde bay ve bayan J. Lewis Barnes'ın Malta teriyeri, Cherry'lerini gömmesi ile başlayan ve adet haline gelmesi sonucu yapılan Pet Cemetery yani hayvan mezarlığı bulunuyor.
Parkın güneydoğu köşesinde 1908 yılında park yönetiminin, daha fakir ziyaretçilerin içecek bir şey bulamadıkları taktirde sorun çıkaracaklar düşüncesiyle Çay Evi olarak inşa edilen Serpentine galeri bulunmakta. Ne yazık ki dışarda tadilat olduğu için içerisini ziyaret etme fırsatı bulamadım.




Peter pan heykeli yine görülmesi gereken yapılar arasında yer alıyor. Ancak açıkça 
söylemek gerekirse Albert memorial çok 
daha 
ilgi çekici bir yapı. Kensington bahçelerinin güney tarafında bulunan yapı,George Gilbert Scott tarafından 1876'da tamamlanmış ve anısına yapıldığı ,kraliçe Viktoria'nın 1861'de 42 yaşındayken tifodan ölen eşi kadar, Britanya’nın parlak başarılarına övgülerle doludur. Oldukça heybetli bir anıt olan Albert Memorial yaklaşık 55 metre yüksekliğindedir. Anıtın etrafındaki mermer süslerdi, gerçek boyutlu 169 tane hepsi erkek kabartma, eski Mısır'dan beri gelen şairler, müzisyenler, ressamlar, mimarlar ve heykeltraşlar vardır. Sütunların tepesinde astronomi, kimya, jeoloji ve geometri bronşları vardır. Mozaikler, resim, şiir, mimarlık ve heykeltraşlığı göstermektedir. Dış taraftaki dört mermer grup, dört kıtayı temsil ederken, diğer heykellerde ticaret, tarım ve imparatorluk ekonomisinin diğer özelliklerine saygı sunarlar.

Turlarla ya da bireysel olarak Kensington sarayını gezebilirsiniz.Sarayın içinde kraliçenin ve kralın resmi daireleri bulunmakta.Etrafında ise şu an kafeler ve insanların dinlenebileceği banklar bulunuyor.
Erasmus ‘a göre ‘’ Körler ülkesinde tek gözlü adam kraldır..’’ İngilizler sıklıkla kullanır.Böyle bir burjuvazinin içinde kimin kör ,kimin kral olduğu asıl önemli konu sanırım..
Londra gezi notları için yörüngede kalmaya devam edin.Sevgiler..







2 yorum:

  1. Elif'cigim ben 2 yıl yaşadım ve her fırsatta giderim genellikle de high street kensg. Da kalırım. Benim icin bile cok çok güzel geldi bu yazdıkların. Başka bir gözle sevdiğim yerlerin Yorumlanması. Elinize sağlık. Çok güzel gozlemler

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ederim.Sevgiler..:)

    YanıtlaSil